Bölümler
Poll: ANKET
Yeni Sitemiz
Neo (Yeni) Osmanlılar Geliyor..
Son yıllarda Türkiye ile ilgili konularda dış politika uzmanları özellikle bir kavram üzerinde duruyor: Neo (Yeni) Osmanlılar.. Aslında kimsenin “ben neo-Osmanlıyım” dediği yok. Ancak kavramsallaştırmayı yapanlar bu tavrı özgün bir biçimde tanımlamak için bu ismi kullanıyorlar. O tavır ise şöyle özetlenebilir: Dış politikada aktif; Avrupa, Balkanlar ve Ortadoğu’da, özellikle de eski Osmanlı coğrafyasında etkin; küresel meselelerle ilgili; komşularıyla sıfır problem ilkesi çerçevesinde bölgesinde barış havzası olma vizyonuna sahip bir dış politika vizyonu.. Kısaca önce bölgesel, ardından da küresel bir güç olarak “büyük Türkiye” hayali… Türkiye’nin dış politika mimarları her fırsatta Türkiye’nin güçlü ve büyük bir ülke olduğunu söylüyor, Türkiye vatandaşlarının bu önemin farkına varmasını istiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan R.Tayyip Erdoğan -ve hatta son açıklamaları ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ- sıklıkla bunun altını çiziyor. Elbette bu fikrin mimarı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’da…
* * * Ahmet Davutoğlu, aslında neredeyse AKP iktidarının başından beri dış politikada en önemli “yön belirleyicilerden” biriydi. Son kabine değişikliğinde resmen Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenmesi ise, artık dış politikada sadece “yön belirlemekle” kalmayıp, “sorumluluğu da üstlenmesi” anlamına geliyor. Yani deyim yerinde ise artık eli “resmen” taşın altında.. Davutoğlu resmen Dışişleri Bakanı olur olmaz, sonra izleyeceği dış politika esaslarının neler olduğunu açıkladı. Bakanlığında yapmayı planladığı değişim konusunda; "En önemli değişim kriz odaklı bir yaklaşımdan vizyon odaklı bir yaklaşıma geçmektir." diyen Davutoğlu, Türkiye'nin artık dünyadaki gelişmelere tepki veren bir ülke değil, krizleri olmadan fark edebilen, etkin bir şekilde müdahale edebilen, etrafında düzen kurucu bir ülke olacağını belirterek, Türkiye’nin yeni vizyonunu dünyaya duyurdu.
Açıklamalarına bakarak Davutoğlu’nun özellikle Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda izleyeceği dış politika bakışı kabaca üç halkadan oluşuyor; İlk halka, Türkiye dışında yaşayan Türk kökenliler. Osmanlı’dan miras, hem Balkanlar’da, hem de Ortadoğu’da pek çok Türk kökenli insan yaşıyor. İkinci halka, “akraba halklar”; Bunlar, Türkiye’ye komşu çevrede yaşayan, aynı dini paylaşan ancak farklı etnik kimlikten gelenler. Mesela Balkanlar’da Bosnalılar ya da Arnavutlar, Ortadoğu’da Türkmenler, hatta Kürtler, biraz daha ileri gidersek, Araplar. Üçüncü halka ise, yakın coğrafyada yaşayan “diğerleri”. Diğerleri etnik ve ya da dini olarak Türklerden farklı kimlik taşıyanlar. Ancak onları Türkiye’ye bağlayan, “ortak tarih”. Yani, tarihte birlikte yaşamak, aynı imparatorlukların tebası olmanın getirdiği ortak payda. Burada da ilk akla gelenler, doğuda Ermeniler, Batıda Sırplar, Bulgarlar, hatta Yunanlılar. * * * Başbuğ neo-Osmanlıcı mı?
Giriş bölümünde özellikle ismini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Prof.Dr.Ahmet Davutoğlu ile birlikte andığım Genelkurmay Başkanı Başbuğ hakkında bu fikre kapılmamın asıl sebebi Başbuğ’un geçen hafta yaptığı konuşmanın bir bölümünde yaptığı açıklamalardı. Başbuğ gazetecilerin kendisine ABD Genelkurmay Başkanı ile görüşmesini hatırlatınca söylediği: “Türkiye'de bir şey var. İlla, 'Birisi Türkiye'ye geldiği zaman Türkiye'den bir şey ister.' Niçin böyle görüyoruz? Türkiye illa bir şey istenecek bir ülke midir? Bunu silelim artık. Türkiye gerçekten büyük bir ülke. Büyüklüğümüzün biz farkında değiliz. Türkiye sadece bir şey istemek için gelinen bir ülke değil. Çeşitli konularda 'Türkiye ne düşünür, olayları nasıl değerlendiriyor, ayrıca Türkiye bu konulara ne gibi katkılarda bulunabilir...' Bunların arandığı bir ülke Türkiye.”
Söylediğimiz gibi Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bu sözleri altı çizilecek ve alkışlanacak türden. Sabah yazarı Erdal Şafak’ın da dediği gibi bu Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay arasında bir vizyon birliğinin oluştuğunu gösteriyor. Ancak dahası da var… Başbuğ’un bu çıkışı “haklı özgüven”in artık devlet kademesine yerleştiğini, bundan sonra da büyük bir ihtimalle toplum kademesine yayılacağını gösteriyor. Bu özgüven büyümek ve gelişmek isteyen her toplumun olmazsa olmazı niteliğinde. Türkiye kabuğunu kıracağa benziyor. Ta ki enerjisini tüketen iç çatışmalardan uzaklaşsın. Ta ki Kürt sorunu diye adlandırılan kimlik problemini çözsün… Ve Başbuğ geçtiğimiz hafta “ordunun dinle problemi olamaz” dedi ancak ta ki devlet toplumunun muhafazakar ve dindar kesimiyle ilişkilerini yeniden gözden geçirilsin. Alevilere yönelik ayrımcı politikalardan uzaklaşsın (İlköğretim kitaplarına koyulacak Alevilik ile ilgili bölümlerin Aleviler tarafından hazırlanması heyecan verici). Kürdüyle, dindarıyla, alevisi ile kendi toplumunun öğelerini iç tehdit olarak görmekten vazgeçsin. Laiklik tartışmaları sona ersin… Kimse ne devletin laik sistemiyle uğraşsın… Ne de laikliği “dine karşı” bir sistem olarak yorumlayarak muhafazakar kesim üzerinde baskı kurmaya kalksın.
İşte bunu başaran, korkularından arınmış, ileriye bakan Türkiye gerçekten büyük bir Türkiye olacak. Bu arada başlığa bakıp da aldırmayın. Biz sadece gazetecilik yaparak kelimelerle oynadık. Cumhurbaşkanının, Başbakan’ın, Davutoğlu’nun, Başbuğ’un bu önemli duruşunu kavramsallaştırmaya, bir isim koymaya da çok gerek yok. İsmi Neo-Osmanlıcılık olmuş ya da olmamış hiç önemli değil. Herkes ülkesinin büyümesini, büyük Türkiye’yi istiyor, özlemimiz heyecanımız bundandır.
* * * Ahmet Davutoğlu, aslında neredeyse AKP iktidarının başından beri dış politikada en önemli “yön belirleyicilerden” biriydi. Son kabine değişikliğinde resmen Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenmesi ise, artık dış politikada sadece “yön belirlemekle” kalmayıp, “sorumluluğu da üstlenmesi” anlamına geliyor. Yani deyim yerinde ise artık eli “resmen” taşın altında.. Davutoğlu resmen Dışişleri Bakanı olur olmaz, sonra izleyeceği dış politika esaslarının neler olduğunu açıkladı. Bakanlığında yapmayı planladığı değişim konusunda; "En önemli değişim kriz odaklı bir yaklaşımdan vizyon odaklı bir yaklaşıma geçmektir." diyen Davutoğlu, Türkiye'nin artık dünyadaki gelişmelere tepki veren bir ülke değil, krizleri olmadan fark edebilen, etkin bir şekilde müdahale edebilen, etrafında düzen kurucu bir ülke olacağını belirterek, Türkiye’nin yeni vizyonunu dünyaya duyurdu.
Açıklamalarına bakarak Davutoğlu’nun özellikle Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda izleyeceği dış politika bakışı kabaca üç halkadan oluşuyor; İlk halka, Türkiye dışında yaşayan Türk kökenliler. Osmanlı’dan miras, hem Balkanlar’da, hem de Ortadoğu’da pek çok Türk kökenli insan yaşıyor. İkinci halka, “akraba halklar”; Bunlar, Türkiye’ye komşu çevrede yaşayan, aynı dini paylaşan ancak farklı etnik kimlikten gelenler. Mesela Balkanlar’da Bosnalılar ya da Arnavutlar, Ortadoğu’da Türkmenler, hatta Kürtler, biraz daha ileri gidersek, Araplar. Üçüncü halka ise, yakın coğrafyada yaşayan “diğerleri”. Diğerleri etnik ve ya da dini olarak Türklerden farklı kimlik taşıyanlar. Ancak onları Türkiye’ye bağlayan, “ortak tarih”. Yani, tarihte birlikte yaşamak, aynı imparatorlukların tebası olmanın getirdiği ortak payda. Burada da ilk akla gelenler, doğuda Ermeniler, Batıda Sırplar, Bulgarlar, hatta Yunanlılar. * * * Başbuğ neo-Osmanlıcı mı?
Giriş bölümünde özellikle ismini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Prof.Dr.Ahmet Davutoğlu ile birlikte andığım Genelkurmay Başkanı Başbuğ hakkında bu fikre kapılmamın asıl sebebi Başbuğ’un geçen hafta yaptığı konuşmanın bir bölümünde yaptığı açıklamalardı. Başbuğ gazetecilerin kendisine ABD Genelkurmay Başkanı ile görüşmesini hatırlatınca söylediği: “Türkiye'de bir şey var. İlla, 'Birisi Türkiye'ye geldiği zaman Türkiye'den bir şey ister.' Niçin böyle görüyoruz? Türkiye illa bir şey istenecek bir ülke midir? Bunu silelim artık. Türkiye gerçekten büyük bir ülke. Büyüklüğümüzün biz farkında değiliz. Türkiye sadece bir şey istemek için gelinen bir ülke değil. Çeşitli konularda 'Türkiye ne düşünür, olayları nasıl değerlendiriyor, ayrıca Türkiye bu konulara ne gibi katkılarda bulunabilir...' Bunların arandığı bir ülke Türkiye.”
Söylediğimiz gibi Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bu sözleri altı çizilecek ve alkışlanacak türden. Sabah yazarı Erdal Şafak’ın da dediği gibi bu Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay arasında bir vizyon birliğinin oluştuğunu gösteriyor. Ancak dahası da var… Başbuğ’un bu çıkışı “haklı özgüven”in artık devlet kademesine yerleştiğini, bundan sonra da büyük bir ihtimalle toplum kademesine yayılacağını gösteriyor. Bu özgüven büyümek ve gelişmek isteyen her toplumun olmazsa olmazı niteliğinde. Türkiye kabuğunu kıracağa benziyor. Ta ki enerjisini tüketen iç çatışmalardan uzaklaşsın. Ta ki Kürt sorunu diye adlandırılan kimlik problemini çözsün… Ve Başbuğ geçtiğimiz hafta “ordunun dinle problemi olamaz” dedi ancak ta ki devlet toplumunun muhafazakar ve dindar kesimiyle ilişkilerini yeniden gözden geçirilsin. Alevilere yönelik ayrımcı politikalardan uzaklaşsın (İlköğretim kitaplarına koyulacak Alevilik ile ilgili bölümlerin Aleviler tarafından hazırlanması heyecan verici). Kürdüyle, dindarıyla, alevisi ile kendi toplumunun öğelerini iç tehdit olarak görmekten vazgeçsin. Laiklik tartışmaları sona ersin… Kimse ne devletin laik sistemiyle uğraşsın… Ne de laikliği “dine karşı” bir sistem olarak yorumlayarak muhafazakar kesim üzerinde baskı kurmaya kalksın.
İşte bunu başaran, korkularından arınmış, ileriye bakan Türkiye gerçekten büyük bir Türkiye olacak. Bu arada başlığa bakıp da aldırmayın. Biz sadece gazetecilik yaparak kelimelerle oynadık. Cumhurbaşkanının, Başbakan’ın, Davutoğlu’nun, Başbuğ’un bu önemli duruşunu kavramsallaştırmaya, bir isim koymaya da çok gerek yok. İsmi Neo-Osmanlıcılık olmuş ya da olmamış hiç önemli değil. Herkes ülkesinin büyümesini, büyük Türkiye’yi istiyor, özlemimiz heyecanımız bundandır.
Bu haber için oy ver



del.icio.us
Digg
Yorumlar (0 Yorum Eklendi):
Yorumunuzu Ekleyin